Kendisini demokratik hukuk devleti olarak tanımlayan bir ülkede en korktuğum şey “Torba Yasa” denen ve içine ne atılacağı belli olmayan hukuk düzenlemeleridir. Çünkü bu durumda muhalefetin parmağı yetmeyeceğinden ancak torbadan yasa çıkaracak kadar eli-kolu uzun olanlarca yapılabilir. Belediye Yasasında değişiklik yapacak maddeler yeni bir torbaya atılıyormuş! “Belediyelerin bütçe yapma yetkilerinin kaldırılması, Bütçenin iktidar tarafından yapılıp denetlenmesi, İhalelerin-Sosyal Yardımların bakanlığa sunulması, Kentsel dönüşüm yetkilerinin kısıtlanması ve İmar yetkilerinin daraltılması” gibi…
Sorun şu; Belediyeler, bulunduğu kentin halkına hizmet etmek için gelen seçilmiş kişilerden oluşan bir kurumdur. Ömrü bir seçim dönemi kadardır. Devletin onlara nüfusa göre verdiği “İller Bankası Payı” hariç neredeyse bir kuruş faydası olmaz, kendi yağları ile kavrulurlar. Hatta onlarca yıl kendilerinin yönettiğini unuttukları Belediyelerin eskiye dönük SGK borçlarını ödememişler, üstelik bu birikmiş borcu yeni seçilen muhalif başkanlara adeta zorla dayatarak gelirlerine el koymuş, onları halka hizmet veremez hale getirmişlerdir; unuttuk mu?
Her kurumun bir bütçesi olur. Harcamaları denetime tabidir. Bir belediye, personeli başta olmak üzere, bütçesinde belirttiği sosyal harcamalar, kentin alt ve üst yapısı için yapılacak giderler ancak bütçede yer aldıysa yapılabilir. Yani belediyenin gelir ve gider kalemleri belirlenir ve bu çerçevede harcama yapabilir. Şimdi durduk yerde yukarıdaki başlıklarda bir yasa değişimi dayatmasının akla mantığa sığmadığı, böyle bir uygulama sonunda “davul başkasında, tokmak başkasında” olacağı açıktır. Seçilmek için kendi ve ekibi adına kent halkına sözler veren bir başkan, bunları yapabilmek için bütçesine fasıllar ve ödenekler koyar, üstelik bu bütçeyi Belediye Meclisinde onaylatmak zorundadır.
Sonra? Evet, sonra biri çıkar; “bundan sonra senin bütçeni ben yapacağım ve denetleyeceğim” der! Sen kanalizasyon için ayıracağın ödeneğin bilmem ne bahçesine, su alt yapısının yenilenmesi ödeneğinin parkların çiçeklendirilmesine aktarıldığını gördüğünde ne yapacaksın? Sonuç; bu bütçeye uyacaksın! Kanalizasyon sokaklara aksa da su şebekeleri patlayıp şehir susuz kalsa da işin bahçe yapıp çiçek dikmek mi olacak? Bu düşündüğün alt ve üst yapı işlerini ihale de edemeyeceksin üstelik… Bunu da iktidar yapacak! Elbette isterse… Kentsel dönüşüm ise zaten olanaksız; bakanlık lütfedip izin verirse yapabileceksin. Tek şansın depremlerin gecikmesi olacak…
5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun Belediye Bütçesi ile ilgili 61. Maddesinde bütçenin seçilen Belediye Meclisi tarafından yapılacağını ve aynı kanunun Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı hakkındaki 73. Maddesinin değişik 17.6.2010-5998/1 maddesine göre bu işlerin de aynı şekilde yapılacağını belirtiyor.
Görüyoruz ki bu maddelerle yasa yapıcı, seçilmiş belediyelere kendi işlerini planlama, bütçeleme ve uygulama için harcama yetkileri vererek onların kentlerine daha iyi hizmet edebilmelerini öngörmüştür. “Halkı yönetmek” için başbakan, Cumhurbaşkanı ya da Belediye başkanı olmak aynı değil midir? Önce seçilme koşuluna uymak, sonra yasayla verilen ve onlara güvenerek halka verdiğin sözleri yapabilmek adına yetkilerini kullanmak! Ama görüyoruz ki amaç “üzüm yemek değil, bağcı dövmektir!” Yine “Dere geçerken at değiştirilmez” diyen atalarımız da ne güzel söylemiş! Burada yapılmak istenenin kendinden olmayan kişi ve kurumları yok saymak, çalıştırmamak, onları zora sokmak olduğu açıktır. Zaten yüksek mahkemeleri bile tanımayanların, demokrasiyi bile araç olarak kullananların elbette yasalara saygı göstermesini beklemek hayalcilik olur.
Şimdi eski yaşadıklarımızdan yasa değiştirmenin ilk yolu olarak, o meşhur torbaya üç beş satır yazı sokuşturmak ya da olmazsa sorunu KHK ile çözmek akla geliyor. Ama şimdi “sen karışma, ben istemezsem olmaz” denebilecek, öyle mi? Halbuki demokrasilerde yasa yapmanın yolu açıktır. Önce yasanın gerçekten gerekip gerekmediği, önceki yasanın aksayan yanlarının olup olmadığı TBMM tarafından tartışılır, her vekil düşüncelerini söyleme hakkına sahiptir. Sonra üzerinde uzlaşılan metin oylanarak yasalaşır. “Aaaa; işte biz de tam da böyle yapmıyor muyuz?” diyeceklere; bizde vicdan ve görev sorumluluğu, sadece göz takibi ile yapılır. “Biat ve itaat edilen, ölümüne korkulan ve adeta tapılan!” lider “parmak kaldır” derse gıkını çıkaracak, kaldırmayacak vekil henüz görülmemiştir! Nokta!
Bunların akla, mantığa ve yasalara uymadığını bilmek yetmiyor, çünkü biz bu ülkede yaşıyoruz! Anayasalı bir devletiz; ama Anayasayı tanımayız! Sosyal bir devletiz deriz; halk sosyal haklarını rüyasında bile göremez. Hukuk devletiyiz deriz, hukuka talimat vermekten çekinmeyiz. Bu nedenle iktidarda olanlar koltuklarını koruma için siyaset geliştirmeyi; muhalefeti yok saymak, susturmak ve ötekileştirip yok etmek sanarak işlem yapar.
Düne kadar tek başına meclis ve belediye çoğunluğunu elinde tuttuğunda belediyeleri bırakın denetlemeyi, basında çarşaf çarşaf çıkan yolsuzluklarını bile görmezden gelenler, tabi böyle bir yasal değişiklik düşünmezdi. Ama ne zaman ki iktidar ellerinden hızla kaymaya başladı; önce birinci parti olmak hayal oldu, sonra ellerindeki belediyeler hızla muhalefete geçiverdi; işte o zaman bükemediği bileği kırmak şart oldu! Muhalefet zaten muhalifti, onların büyümesine, güçlenmesine, seçimle de olsa iktidara gelmelerine izin verilemezdi! Buna değil yasalar, Anayasa bile engel olamazdı!
İstanbul başta olmak üzere dün ellerindeyken bugün kaybettikleri belediyelere ve yöneticilerine neler yapıldığını izliyoruz. Yapılan işlerin devletin denetim erkini kullanmak olduğunu söylemek çok zordur. Çünkü yirmi beş yıldır kendi ellerindeyken haklarında onlarca şikâyet olduğu halde tek bir müfettiş bile gönderilmemiş, bir savcı çıkıp soruşturma açmamış belediyeler, her türlü komplo teorilerinin konuşulduğu seçimlere rağmen kaybedilince iş değişivermiştir. Onlarca-yüzlerce müfettiş muhalif belediyelerin yatılı misafiri gibi olacak, elle tutulur bir belge bulunamayınca meşhur gizli tanıklar devreye sokularak başkan ve çalışanlar hapse atılacaktır! Şu anda ibretle bunları izlemekteyiz zaten.
Belediyecilik iki türlü yapılıyor ülkemizde; ilki, belediyeyi kendini ve yandaşlarını amelelikten dev patronluklara, hayal bile edilemeyen servetlere ulaştıran bir araç olarak görüp “savaşta her şey mubahtır” mantığıyla yağmacılık yapmakla… Ve öteki, halkın vergilerini halka gereken hizmetler olarak geri vermeyi amaçlayan, açık, şeffaf ve dürüst bir sosyal belediyecilik; yani şu anda CHP’li belediyelerin yaptığı belediyecilik… Birinde yoksulluk içindeki halka çok düşük fiyatlarla dört çeşit yemek, ailelere başta bebekleri olmak üzere süt, mama, bez ve kreş gibi destekler sunmak, öğrencilere burs ve yurt açmak; ötekinde tarladan yeşil alandan arsa üretip, ihaleleri yandaşa verip zenginleşmek hedeftir. Aklınıza gelenleri de eklersiniz, saymakla bitmiyor çünkü!
Ne yazık ki bir hukuk devleti olmak yerine kanun devleti bile olamamanın, hatta parti devleti mi olduk sorgulamasını yaşamaktan üzüntü duyuyorum. Hukukun bir gün herkese gerekeceği bir gerçektir. Gerçekler ve adalet, bazen yavaş da olsa eninde sonunda ortaya çıkar. Yirmi beş yıllık deneyim, bize “denize düşenin yılana sarılacağını” gösteriyor. Gırtlaklarına kadar batanlar, gündem değiştirmek, tek çıkışın “ne pahasına olursa olsun,” kendilerine bir zırh olacak bir Anayasa yapmak derdinde olduğunu gösteriyor.
Bizler ise ÇARESİZ değiliz; ÇARE SİZSİNİZ!




