“En kötü barış, en iyi savaştan daha iyidir” değil mi? Ama bu savsözde savaş ve barış derken nelerin kastedildiğini anlamamıza bağlı. Hani “Bir katilin elindeki bıçak ile bir hekimin elindeki bıçak” arasında kullanım amacı olarak ne kadar büyük fark varsa, egemen güçlerin/kişililerin tanımlamaları arasında da o kadar fark olabilir.
İşte size Trump… Dün İran’ın nükleer tesislerini vurdu! Peşinden de “önce savaş, şimdi barış zamanı” diyecek kadar yüzsüz… Ona göre savaş, kedine biat etmeyen ülkelere saldırma özgürlüğü, barış ise yine o isterse lütfedilecek bir konu! Sadece Trump değil elbette, dünyada güç zehirlemesine kapılan deli çok. Yaklaşık 180 kadar ülkeden on-on beş tanesinde bulunan bu deliler, akıllarını değil hırslarını kullanıp hayallerini gerçekleştirmek uğruna her şeyi yapabileceklerini sandıklarından, üstelik bugüne kadar yaptıkları da yanlarına kaldığından aklına geleni yapıyorlar. İnsan ister istemez şunu düşünüyor; bu dünyada yaşanan bunca savaştan, zalimlikten, dökülen kandan bıkan kimseler yok mu? Neden örgütlenip birlikte hareket edemiyorlar? Kılıçla savaş dönemlerinin bittiğinin, bir tek bombayla koca bir ülkenin bile haritadan silinebileceğini öğrenemediler mi? Üstelik sadece o ülke değil, çevresindeki ülkelerde de yaşamak olanaksız olabileceğini anlamıyorlar mı? İşte delice sorular… Yanıtlarını hepimiz kendimizce biliyoruz, ama neden uygulanmadığını çözebiliyor muyuz?
İşte son örnek İran. Tüm dünyanın gözleri önünde bir devlet yıkılıyor, halk öldürülüyor. Daha önce yaptıkları yanına kar kalanların deli cesareti sürüyor. Demek ki dünyada bu deli saldırganlara “dur” diyecek bir güç yokmuş! O zaman baş delinin projesi olan ve tıkır tıkır işleyen BOP gereği sıra kime geldi, sesimi duyan var mı? Şunu açıkça yineleyelim gerek İran gerekse İsrail siyasi rejimlerinin savunulacak bir tarafı yok… İkisi de dine dayalı faşist otoriter sistemler… Beğenmeyebiliriz, ama o ülkeye savaş açarak düzeltmek çağdışıdır ve yayılmacılıktır. “Akıllı olsunlar, demokratik çağdaş bir rejime geçsinler” diyeceğim de bir gülme alıyor beni… Hani yirmi beş yıldır bizim Diyojen gibi elimizde fener, gündüz vakti demokrasi ve çağdaşlık aradığımız aklıma geliveriyor! Neyse, bu ayrı bir konu. Ve yine emperyalist ülkeler ve bunların lideri ABD, yıllar önce uygulamaya koyduğu BOP ile 21 ülkeyi böldü, parçaladı, coğrafyasını ve yönetimini değiştirdi. Artık o ülkeler ABD’nin güdümünde yönetimlerle onun dediklerini yapmak zorunda ülkecikler oldu.
“Bir delinin kuyuya attığı taşı” akıllılar çıkaramıyor! ABD yüzlerce km uzaktaki İran’ı niçin vuruyor? Hadi komşu olsan camına taş atar diyelim de sen neredesin, İran nerede? Elbette senin derdin “küçük bebeğin İsrail.” O da aynı babasına çekmiş; vurup kırıyor, insan kanına doymuyor! Gerçi çevresindeki hem Arap hem Müslüman olan ülkeler bir araya gelse onu tükürüğüyle bölerler ama onların zaten ruhları da inançları da toprakları da satılmış zamanında… Tek sevdikleri doların yeşili, gerisi hikâye. Durum böyle olunca sonuç ta böyle oluyor. Çocuğu hık demiş babasının burnundan düşmüş ya; o da savaşı eğlence, barışı isterse vereceği lütuf sayıyor. Neyse; Trump İran’ın nükleer tesislerini vurdu ya, çevreye zehir saçacak nükleer sızıntılar olunca ne olacak? Birçok ülke halkı ve tüm canlılar bundan etkilenmeyecek mi? ABD de İsrail de buraya çok uzak nasılsa, umurunda mı? Komşuları düşünsün!
ABD’nin Irak’ı parçalarken “Saddam’da atom bombası var” yalanını tüm dünya biliyor artık… Şimdi de yalan söylemeyeceği garanti olmaz. Ama ya gerçekten İran’ın elinde nükleer bomba varsa? Bu kadar canı yanan kişi “Eşeğin canı yanınca atı geçermiş” derler, ya o bombayı İsrail’e fırlatıverirse? O zaman artık Hiroşima’ya atılan bombanın oyuncak kadar kaldığı ve şimdi çok güçlendirildiği düşünüldüğünde, bir tek bomba bile İsrail kadar bir devleti yok edebilecektir. Bu durumda kısasa kısas, ABD de İran’a mı nükleer bomba atacak? Atar mı, atar! İran ve çevresindeki yakın komşuları da bu bombadan nasibini alacağına göre bu duruma bakarlar mı, bakarlar! Ayrıca, en yakın bomba atabileceği üs ya savaş gemilerinde ya da ülkemizde İncirlik’te… Hadi bakalım, buyurun şimdi. “Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık” olunca bazıları hemen tıraş olup sakal-bıyıktan kurtulmuş mudur acaba? Hadi biz tıraşla uğraşacağız da Rusya ve Çin başta olmak üzere, bu savaşa her an katılabilecek öteki süper güçler boş duracak mı? Meydanı sadece ABD’ye bırakırlar mı? Soru çok, ama Trump dedi ya, barış için önce savaş yapılacakmış! ABD İsrail için savaşa giriyorsa, İran için Rusya, Çin ya da başka ülkeler de savaşa giremez mi, engel mi var? Gidiş III. Dünya Savaşı olmaz mı? İşin özeti; Susma, sustukça sıra size gelecek!
İran-İsrail savaşındaki komediler de perdeleniyor. İsrail durduk yerde İran’ı vuruyor, sonra da karşılık verilince “bana ateş edemezsin, suç işliyorsun” diyor! Trump manyaklığını ısrarla sürdürüyor, ortaya bir konu atıp tepki ölçüyor. “Barış için önce savaş, şimdi artık İran masaya oturacak” diyor.
Bunu tüm dünya biliyordu. Aynı G.G. Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanında olduğu gibi. Pazartesi günü yeri, saati ve öldürülecek kişiyi herkesin bildiği bir cinayet işlenecektir. Dünya ülkeleri birden yirmiye kadar hem saydı hem seyretti önceki ülkelerde yaşatılan cinayetleri… Sıra yirmi birinci ülkeye; İran’a geldi, o da gözler önünde… Peki yirmi ikinci ülke kim?
Şu anda ülkemizi yönetenler, önündeki yirmi bir örneği yaşayarak gördüğüne göre acaba bir önlem alıyor mu, yoksa celladına âşık olmuş gibi sırasını mı bekliyor? Ve yine yoksa; zaten eşbaşkanlık gereği mi yokmuş gibi davranılıyor; bilemedim!
İnsanoğlu o kadar hızlı dönerse sonunda yön duygusunu da kaybedebilirmiş, biline…




