Türkan DİNÇER

Türkan DİNÇER

AÇIK KAPI

AĞLA TOPRAĞIM

24 Nisan 2021 - 17:11

AĞLA TOPRAĞIM
İkinci dünya savaşında Kırgızistan da, köyün tüm erkekleri ile birlikte Tolganay da , üç oğlunu ve eşini savaşa göndermiştir.  Köyde yaşlı erkekler, kadın ve çocuklar kalmıştır. Kadınlar toprakları ekip biçmeye çalışır ama güçleri her karış toprağı ekmeğe yetmez, yetse de kıtlık nedeni ile ellerinde tohum kalmamıştır. Savaş tüm acımasızlığı ile devam ederken, insansızlıktan ve tohum bulamadıkları için topraklar kurumuş, verimsiz bir hale gelmiştir. üç oğlu ve eşini  savaşta kaybeden, torunu ile yalnız başına kalan Tolgonay çok yakın dost ve arkadaşlarını da yitirmiştir.   Sohbet edecek kimse kalmamıştır köyde. Acısını anlayacağını düşündüğü toprak ile sohbete durur. Tolganay, savaşların insanlığı nasıl yok ettiğini söylerken, toprakta ilgisizlikten dolayı acı çekmektedir. Aralarında şöyle bir sohbet başlar.
“Köylünün hamarat ellerine hasret kaldım. Ölen çiftçi çocuklarımın yasını çekiyorum… Nadasa kalırsam ekinlerim biçilmezse, harmanlarım dövülmezse, şöyle sesleniyorum. Neredesiniz tarla sürücülerim, neredesiniz ekicilerim? Kalkın, benim çiftçi çocuklarım! Boğuluyorum, ölüyorum. Bana yardıma gelin, kurtarın beni.” Cengiz Aytmatov (Toprak Ana) diye insanlar gibi topraklar da feryat etmektedir.
Bu kitabı okuduğum an verimli topraklarımızda üretemeyip, ithal ettiğimiz baklagillerden tutun, samanına kadar tüm ürünler bir bir döküldü gözlerimin önüne. Bugün neden bu duruma düştüğümüzün sorgulamasını her zaman yapıyorum ama bu defa yüksek sesle yapmaya başladım. Çiftçi üretiyor ama ürettiğini satamıyor. Üretilen mallar ya tarlada kalıyor ya da hayvanlara yem olarak veriliyor veya çiftçi ürününü satamadığı için isyan edip sokaklara döküyorlar. Üretmek istediklerinde ya yerli tohum bulamıyorlar, tohum bulsalar toprakları besleyecek gübre alamıyor, gübre alsalar her gün zam gelen mazot alıp traktörlerini çalıştıramıyorlar. Her zorluğu aşıp üretseler, ürettikleri zararlarını karşılamadığı için toprağı ekip biçmekten vaz geçip, nasıl ve nereden geldiğini bilmediğimiz ürünlere mahkûm oluyoruz. Bu durum, geleceğin neler getireceğini gören insanları ağlatırken, topraklar feryat figan içinde ağlıyor. Fakat ne insanların ne toprağın sesi duyulmayıp hiçbir önlem alınmıyor. Çiftçiye gereken destek verilmediği için tarım bitiyor. Oysa bir ülkenin özgür olup ayakta alabilmesi için tarım, eğitim öğretim gibi ilk sırada yer almalı, çiftçi desteklenmeli, her karış toprak ekilip biçilmelidir.
Bunları düşünürken 1970’li yıllardaki köyüm (şu anda köylerimiz boşaltılmış durumda) ve dedem geliyor aklıma. Köyde doğup büyüdüm ben. Dedem yaz kış sabahları erkenden kalkar “Uyanın şafak söktü, tarlaya erken gidilecek, yoksa ekinler yanar, kazma kazılacak, sabah çiyi toprağı yumuşatır toprak kurursa kazılamaz, öğle sıcağına kalınmadan ekinler biçilmeli, harmana götürülüp dövülmeli. Buğday değirmene taşınacak, değirmende sıraya girilecek buğdayların öğütülmesi gerek, buğday pişirilip bulgur yapılacak, elmalar, armutlar döküldü pekmez yapılacak, bostanda biberler oldu turşu yapılacak. Kestane ağaçları dokunmalı vs.” diyerek bağırır, sıcacık yataklarımızdan titreyerek kalkar, yemeklerimizi yiyip hepimiz çil yavrusu gibi dağılırdık. Tarlalarımız o kadar verimliydi ki, bir ekip on alırdık. Tavuk, köpek, inek, koyun, manda sesleri insan seslerine karışır, ayazda titresek de o sesler hepimizi mutlu ederdi. Yoruluyorduk ama yorgunluğumuzun karşılığını alıyorduk.  Ambarlarımız un, mısır, reçel, pekmez, çürümemesi için samanların içine elma armut doldurur, kestaneler toplanıp, kazanlarda pişirilip dizin (pişmiş kestaneyi ipe dizmek) yapar, kurutur, samanlıklarımıza ot ve saman doldurur (hayvanların kış ayında beslenmesi için kuru ot ve ekin saplarından olur)   kimseye muhtaç kalmazdık. Bostanlara ektiğimiz soğan ve patatesi toprağın altından çıkartılırken her yanımız çamur olur, o çamurlara aldırmaz üstümüzdeki çamurlara bakıp gülümser “bu yıl da bereketli bir yıl oldu” diye mutlu olurduk. (Şimdilerde çiftçinin elinde kalan patates soğanı alan yöneticiler, törenle ihtiyaç sahiplerine veriyor. Bu durum bir insan olarak çok canımı yakıyor. Hiç kimsenin, (bunlar yönetici de olsa) hiç kimseyi beş on kişi ile kapılarına gidip, resimler çektirip, medyaya vererek küçük düşürmeye hakkı yoktur.”
Kış aylarında okumak için şehre giden abi ve ablalarımız, yaz aylarında geri döner, köyümüzü şenlendirirler yaşadıklarını anlatırlardı. Köy Enstitüsü ismini o yaşlarda okula giden abi ve ablalardan duydum. Ne kadar şanssız olduklarını birbirlerine anlatır dururlardı. O enstitüler kapatılmamış olsaymış, onlar da o okullarda okuyup, köylerde grev yapıp, halkı kalkındırmak için var güçleriyle çalışırlarmış. Çocuk yaşımda ne dediklerini anlamazdım. Bu kadar güzel okullar varsa neden kapatılmış ki diye soruyorduk abi ve ablalarımıza? Anlatıyorlardı ama anlamıyorduk hiçbirimiz. Dedem bizim anlamadığımızı görünce tane tane anlatır, onun anlattığını hemen algılardık. Çünkü kendisi o yılları bizzat yaşayarak görmüştü.
Dedem “Çocuklar” derdi. “Çocuklar iyi dinleyin biz dağ başında yaşıyoruz. Topraklarımız şehirlere uzak. Hiçbir şey bilmeden ekip biçiyoruz. Köy Enstitüsünden mezun olup köylerine gelen çocuklar nasıl toprak sürülür, hangi tohum hangi toprağa ekilir, hangi sebze ne zaman dikilip ne zaman sökülür, beslediğimiz hayvanlardan en verimli nasıl yararlanılır, meyve ağaçları nasıl aşılanır, hangi meyveye hangi aşı yapılır, hepsini o enstitülerde öğrenirler, okulu bitirip köylerine döndüklerinde öğrendiklerini köylülere öğretirlerdi. Onların öğrettikleri ile bu topraklarda verim bu kadar arttı. O okullar ağa babalarının işine gelmediği için kapatıldı fakat onların izleri hala devam ediyor. Onlar bize öğrettiler biz de size öğretiyoruz” derdi. Ben dedemden öğrendim köy enstitülerinin ne olduğunu.  İlk okul mezunu idi dedem ama aydın bir adamdı.  Köydekiler ondan korktuğu kadar sever ve sayarlardı.  Çocuklarının hepsini okuttu. Hepsi bir meslek sahibi oldu ve köyden ayrıldılar. Köyler tek tek boşaldı. Köylerin boşalması ile topraklar öksüz ve yetim kaldı. Dedemlerin nesli Köy Enstitüsü mezunlarından öğrendiklerini kendileri uyguladı, yeni nesle de gösterdi ama o nesil toprak ekip biçmeyi bırakıp şehirlere yerleşti ve topraklar hep nadasa kalıp verimsizleşti.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Milli Ekonominin temeli ziraattır.” sözlerini unutmuşuz ya da hatırlamak istemiyormuşuz gibi tarımı yoğun bakıma koyduk ve yaşatmak için kimse ilaç enjekte etmiyor, ölsün diye seyrediyor. Çiftçi kan ağlıyor ektiğinin karşılığını alamadığı, gübrenin, mazotun pahalılığı yüzünden borç batağının içinde çırpınıp durduğu için.  Dere kenarlarına kurulan HES’LER suyu kirletip dereler kurutuluyor ama sanki derede su varmış gibi yüzmeye çalışıyor rant için derelerin kurumasına izin verenler Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN “Ormansız yurt vatan değildir” sözü anlaşılmayıp ağaçlar kesilip, ormanlar yakılıp, ağaçlar kesilip yok edilirken, her yere beton yığınları dikilerek oksijensiz bırakılıyoruz ama nefes alıyormuş gibi yapmak çıkarımıza uygun düşüyor. Deniz kenarlarına, doğa harikası alanlara Nükleer Santraller kurulmak istenip, balık çiftlikleri ile denizler zehirlenip, çöplük olarak kullanmamız nedeni ile ne balık bıraktık ne yosun ne sünger. “Toprak o kadar cömert ki, dökülen her damla alın terinin karşılığını verir.” der Mustafa Kemal ATATÜRK Fakat en verimli topraklara yapılaşma izni verilerek, kaldırım taşları arasında bile ot bitmesine izin verilmezken, hangi alın teri ıslatıp toprağı verim alınacak sorarım size.
Senin gibi biz de öksüz ve yetim kaldık ağlıyoruz toprağım. Sen de ağla birlik olursak belki görülür göz yaşımız da kendimize geliriz.  
Sevgi ile kalın.
.


 

  



 

 

 
 

Bu yazı 274 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
  • Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapınız.