Cengizhan ERSOY

Cengizhan ERSOY

PENCEREMDEN
cengizhanersoy@gmail.com

HALİFELİK VE HİLÂFET SORUNU

03 Mart 2022 - 13:35

Yaşanılan dinsel ve tarihsel süreçten kaynaklı olarak
Halife ve Halifelik konusunun; birilerince zaman zaman
karıştırılıp kurcalanarak, İslam Dinini günümüzde
sâfiyane duygu ve düşüncelerle yaşamakta olan insanlarımızın
dinen ve siyaseten akıldan yoksun, gerçek dışı düşüncelere
alet edilerek birilerince kullanılmakta olduğu ne yazık ki bir gerçektir.
Bunlardan biri de Hilâfetin geri getirilmesi hayâlidir.
İslâm Dini ve onun tüm insanlığa yönelik evrensel
buyrukları kutsaldır ve hiçbir şekilde günlük siyasete,
kişisel çıkarlara alet edilemez ve edilmemelidir.

Halife ve Hilâfet kavramlarının ne olduğu hususuna değinilecek
olursa; Halife, günümüzdeki anlamıyla birinin yerine geçerek
onun misyonunu yani görevini üstlenip devam ettirecek
olan kişi, yönetici ve devlet başkanı anlamındadır.
Hilâfet ise; klasik İslâmî literatürde özellikle
İslam Peygamberi Hz. Muhammed’den sonraki dönemde
başında halifenin bulunduğu yönetim makamını
ifade etmek adına kullanılmakta olan bir terimdir.

Kısacası; İslâm toplumlarında halife devlet başkanını, hilâfet ise
devlet başkanlığı makamını tanımlamak için kullanılmaktadır.
Halife ve hilafet konusu hatta buna sorunu diyelim;
ilk kez olarak, İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in 632 yılında
vefatı sonrasında ortaya çıkan bir durumdur.
Hz. Peygamberin vefatıyla birlikte devlet başkanlığı görevine
kimin geçeceği gündeme gelerek tartışma konusu olmuştur.
İşin aslı dinsel anlamda Peygamberin halefi olmak değil
devlet yönetimini üstlenmek ve acze düşülmeden devam ettirmektir.
Yani aslında halifelik ‘’dinsel ‘’ değil,  yönetimsel /siyasal bir makamdır.
Bilindiği üzere; Peygamber sonrası ilk halife olarak Hz. Ebubekir
Seçilmekle sonrası yıllarda sırasıyla Hz. Ömer, Hz. Osman ve
Hz. Ali halife olur. Bu süreç tarihte dört halife devri olarak tanımlanır.
Ne yazık ki iktidar hırsı ve iç çekişmeler nedeniyle son üç halife
Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali yine Müslüman olan muhaliflerince
acımasızca öldürülerek yaşamlarına son verilmiştir.

Sonrasında ise halifelik makamı ve sözde İslâm’ın bayraktarlığı
önce Emevi Devleti ve devamında ise Abbasi Devleti’nin eline
geçmesiyle  Kuranın ve Hz. Muhammed’in gösterdiği yoldan
sapılarak İslâm’ın gerçek ruhu ve özü bu iki devletin yönetimi
seyrinde oldukça zedelenerek saltanata dönüştürülmüştür.

Nihayette o dönemin kaos ortamında Cengiz Han’ın torunu olan
Moğol hükümdarı Hülâgü Han’ın 1258 yılında
Abbasi Devleti’nin elinde bulunan Bağdat’ı ele geçirip
Halife Mu’tasım Billâh’ı feci şekilde öldürmesiyle Abbasi Hanedanı
ile birlikte Sünni Halifelik kurumu da ilk defa fiilen sona erdirilmiştir.
Sonrasında ise halifelik 1260 yılında Mısır Memlûk
Sultanlığınca yeniden canlandırılmıştır.
Osmanlı Padişah Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Memlûk
Devleti’ne son vermesiyle birlikte halifelik makamı da
rızaen değil kılıç zoru ve yoluyla Osmanlı Devleti’nin eline geçmiş,
sonrası süreçte padişahlar iktidarlarını güçlendirerek devam ettirmek
ve imparatorluğun sınırları içerisindeki Müslüman unsurları
bir arada tutabilmek için halife unvanını kullanmışlarsa da
diğer İslâm devletleri, halifenin Arap kökenli olmadığı sebebiyle
buna pek de sıcak bakmamışlardır.

Son olarak; Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Osmanlı
Sultanı ve Halifesi  V. Mehmet Reşat’ın İtilaf Devletlerine karşı
yapmış olduğu “cihat” çağrısı Arap-İslam dünyasında olumlu bir
karşılık bulmamış, aksine İngiliz oyunlarına gelen Mekke Şerifi Hüseyin
Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanıp bağımsızlığını ilan ederek dış güçlerce
halife olarak kabul görmüştür.

Osmanlı askerleri çöllerde sözde Müslüman kardeşlerimiz olan
İngiliz işbirlikçisi Araplar tarafından arkadan vurularak
acımasızca öldürülmüştür. Müslümanlık adına gerçekte
bu yaşananların nasıl açıklanacağına siz karar veriniz.

Savaşın sonunda yenik düşen Osmanlı ise;
acizane bir durum içinde Başkent İstanbul’un işgaline dahi
seyirci kalmakla, üzerinde Müslümanlığın temsilcisi Halife
unvanını da taşımakta olan son padişah VI. Mehmed Vahîdeddin
tam bir teslimiyet içerisinde ve onursuzca, kendi ülkesini işgal etmiş
olan Hristiyan İngilizlerin himayesine sığınarak bir İngiliz gemisiyle
17 Kasım 1922’de yurdunu - öz vatanını terk edip kaçmış,
ortada ne bir saray ne bir saltanat ve halife kalmıştır.

Müteakip süreçte; artık hiçbir siyasi yetkisi ve otoritesi kalmamış
olan Hilâfet makamına geleneksel saygı adına TBMM,
Osmanlı Hanedanı’nın en yaşlı üyesi olarak Abdülmecit Efendiyi seçer.
Ancak son halifenin İstanbul’da kılıç kuşanarak şahsını
padişah / devlet başkanı gibi görmeye başlaması ve Ankara’dan
verilen talimatlara uymayarak kendince bağımsız ve sorumsuzca
tutum ve davranışlar sergilemesi üzerine; bu gidişatın
Ankara’da henüz yeni kurulmuş olan devlet düzenine
ileride büyük bir tehlike oluşturacağını gören ve sezen
Mustafa Kemal Paşa ve Ankara Hükûmeti ivedilikle harekete
geçerek sorunun yasal yönden çözümü yoluna gidilir.

Devlet yönetiminde çift başlılığın giderilmesi, Cumhuriyet’e ve
millî egemenlik ilkelerine sahip çıkılması adına bir yasa teklifi
hazırlanarak TBMM’ne sunulur.

Nihayette 03 Mart 1924 tarihinde TBMM’de kabul edilen ve
6 Mart 1924’te Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren
431 sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye
Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunla
halifelik ve hilâfet makamı kaldırılarak tarihin arşivlerine taşınmış olur.
Günümüzde ne yazık ki halen de hilâfet yanlısı anlamsız
düşüncelere ısrarla sahip çıkan, hilâfetin kaldırılmasının
yanlış olduğu, yeniden canlandırılması gerektiği yönünde tutucu ve
dar ölçekte içi boş fikirleri inatla savunmaya çalışan fanatik
yaklaşım ve yorumda olanları üzüntüyle ve şaşkınlıkla izliyoruz.

Nihayette; 632 yılında Arap / İslâm Halifesi Hz. Ebu Bekir ile
başlayan ve 1924‘te Abdülmecit Efendi ile sonlanmış olan
halifelik serüveni tarihe karışıp arşivlenerek herkesin
kendince yorumlayabileceği yerini almıştır.
Bunun devamı da yoktur ve bundan böyle de olmayacaktır…

Halifeliğin kaldırılışının 98. yıl dönümünde;
lâik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu, büyük komutan ve
eşsiz devlet adamı, tüm dünyanın da kabul edip saygı duyduğu
tek liderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile dava arkadaşlarını
bir kez daha rahmet, sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Yaşasın demokratik, lâik ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti.








 

Bu yazı 451 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum