Cengizhan ERSOY

Cengizhan ERSOY

PENCEREMDEN
cengizhanersoy@gmail.com

ZAFERE GİDEN YOL

26 Ağustos 2022 - 15:52

Osmanlı’nın maceraperest üst yönetim kadrosunun
yanlış politikaları ve ihtirasları uğruna Almanların safında
1914 yılında girdiğimiz I. Dünya Savaşı sonunda
yenilgiye uğramamızla birlikte;
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi
hükümleri gereğince Osmanlı Ordusu’nun silahları
elinden alınarak dağıtılmış ve Anadolu toprakları adım adım
işgal edilmeye başlanmıştır.

Daha sonrasında ise, itilaf devletlerinin dayatmasıyla hazırlanan ve
10 Ağustos 1920 tarihinde; Padişah Vahdettin’in kabulü neticesi
imzalanarak yürürlüğe konulan Sevr Antlaşmasıyla da
âdeta Osmanlı Devleti’nin idam fermanı onaylanmıştır.
Bundan daha da acı ne olabilir ki …
***
Daha da ötesi, Sevr Antlaşması’nın Ankara hükümetince
kabul edilmesi için Padişah Vahdettin tarafından
Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya bir heyet dahi gönderilmiştir.
Ancak ; ‘’ Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir ‘’ diyen
Mustafa Kemal Paşa için asla böyle bir kabul mümkün değildir.

Osmanlı’nın bu acı teslimiyeti karşısında;
vatansever/ulusal ve direnişçi Türkiye Büyük Millet Meclisi
millî tavrını ortaya koyar ve Sevr Antlaşması’nı kabul edenlerle,
imzalayanları vatan haini olarak ilan ederek
idama mahkûm eder.

Bunun üzerine; başta İngilizler olmak üzere müttefikleri,
Sevr Antlaşması’nı TBMM’ye zorla kabul ettirmek sevdasıyla
Yunan Ordusunu destekleyerek Anadolu içlerine sürerler.
***
Durum vahim, düşmanın hedefi ülke yönetiminin kalbi Ankara’dır.
Anadolu’ya geçip adım adım dolaşarak Millî Mücadeleyi başlatan ve
Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açan,
bağımsız Türk Devleti’nin temellerini atan Mustafa Kemal Paşa’nın
ordunun başına geçmesi istenir ve Meclis tarafından
05 Ağustos 1921 tarihli kanunla yetkilendirilmesiyle
resmen ve fiîlen Başkomutanlık görevini üstlenir.

Mustafa Kemal Paşa 12 Ağustos 1921 günü Genelkurmay Başkanı
Fevzi Paşa( Çakmak) ile birlikte Polatlı cephe komuta merkezine gidip;
‘’ Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır.
 Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz”
diyerek düşmana karşı Sakarya Meydan Muharebesi’ni başlatır.


Son derece şiddetli ve kanlı geçen muharebeler neticesi,
işgalci düşmanın ilerleyişi Sakarya Nehri’nin doğusunda yenilgiyle sonuçlanır.

***

Sakarya Zaferi sonrasında, işgalci düşmanı tümüyle yok etmek adına
yeniden bir hazırlık sürecine girilir, ordu güçlendirilir ve adına
‘’ Sad Harekâtı ‘’ konulan gizli bir plân kapsamında;
MustafaKemal Paşanın verdiği emir üzerine, 26 Ağustos 1922
Sabahının erken saatlerinde Afyon /  Kocatepe’den
topçu ateşiyle düşmana saldırı başlatılır.

Bu olağan üstü derecedeki tarihsel zaferi dile getiren
dünyaca ünlü şairimiz Nazım Hikmet Ran; Kurtuluş Savaşı’nı
kaleme aldığı Kuvayı Milliye Destanı’nda son derece etkileyici
ve çarpıcı dizeleriyle şöyle ifade eder.

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
Şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel ve rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
Birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: ‘üç' dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.




Nihayette; 30 Ağustos 1922 günü Dumlupınar’da yapılan
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde işgalci Yunan kuvvetlerine
son darbe indirilir ve Yunan Başkumandanı Nikolaos Trikopis esir alınır.

Atatürk Nutuk'ta, Büyük Taarruz'dan ‘’muazzam bir eser’’
diye söz ederek ‘’ Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış,
idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât
Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve
kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin
ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı,
bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur ‘
diyerek duygu ve düşüncelerini ifade eder.
***
Gerçekten de kazanılan bu zaferin önemi çok büyüktür.
Eğer kaybetseydik, Anadolu İngiliz ve Yunan toprağı
olarak kalır, Türk Milleti ise emperyalistlerin boyunduruğunda,
çan sesleri arasında onursuzca yaşamaya devam ederdi.

Ne acıdır ki yıllar sonrasında; bu ülkenin havasını özgürce soluyup,
nimetini yiyen, Atatürk’ün verdiği mücadeleyi görmezden gelip,
devrimlerini içlerine sindiremeyen aklını yitirmiş bazı kişilerce,
karalamak adına insafsızca onu İngiliz ajanı olmakla suçlayıp ve hatta
daha da ileri giderek alçakça  ‘’ keşke Yunan galip gelseydi ‘’ diyebilen
hainler ortaya çıkmış ve bu düşüncede olanlara destek de verilmiştir.


Bugünlerde, güzel ülkemiz Anadolu’nun her köşesinde
tüm camilerimiz ve ibadethanelerimizde
özgürce ezan sesleri yükselerek namaz kılınıp,
ibadetler ediliyorsa bu;
Mustafa Kemal Paşa ve vatansever dava/silah arkadaşlarının
canları pahasına verdikleri mücadele ve kazanılan
zaferin sayesindedir unutulmasın.

İşgalci düşmana karşı kazanılan 30 Ağustos zaferinin
100. yıl dönümünde; Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile
tüm şehitlerimizi saygı, şükran ve minnet duygularıyla anıyor,
onların vermiş oldukları mücadeleyi günümüzde
kendi çıkar hesapları adına yok sayan hainleri nefretle kınıyorum.
 

Bu yazı 391 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum